Gazeteci I Siber Güvenlik Uzmanı
Adli Bilir Kişi

Yıllardır bu şehri yazıyorum.
Kimi zaman bir yangının dumanını, kimi zaman bir annenin gözyaşını, kimi zaman bir esnafın sessiz serzenişini, kimi zaman da siyasetin en hareketli günlerini...
Şunu açıkça söyleyebilirim ki Diyarbakır insanını kandırmanın en zor olduğu şehirlerden biridir. Çünkü bu şehir sadece dinlemez. Aynı zamanda hafızasına da yazar.
Belki bu yüzden son yıllarda en çok dikkatimi çeken şey siyasetin kendisi değil, siyasetin etrafında oluşturulmaya çalışılan yapay gürültüdür.
Eskiden insanlar bir eser ortaya koyarak konuşurdu.
Şimdi ise konuşarak eser ortaya koyduğunu zannedenler çoğaldı.
Bir internet sitesi kurmayı gazetecilik, birkaç satır yorum yazmayı fikir adamlığı, sosyal medyada gündem olmayı da itibar sanan yeni bir anlayış türedi.
Oysa gazetecilik ne hazır bir yazılımla başlar ne de yapay cümlelerle büyür.
Gazetecilik sokakta başlar.
Tozun içinde başlar.
Bir haberi doğrulatmak için saatlerce beklemekte başlar.
Gerekirse herkesin sustuğu yerde konuşabilmekte başlar.
Çünkü kalem emanet ister.
Vicdan ister.
Karakter ister.
Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki bazı çevreler siyaseti anlamaktan çok siyasetin üzerinde vesayet kurmaya çalışıyor.
Kimin geleceğine...
Kimin gideceğine...
Kimin konuşacağına...
Kimin susacağına...
Kendileri karar vermek istiyor.
Sonra da buna gazetecilik diyorlar.
Hayır.
Gazetecilik kimsenin siyasi mühendisliği değildir.
Gazeteci yön vermez.
Gazeteci ışık tutar.
Kararı ise millet verir.
Bir başka mesele de teşkilat meselesidir.
Bunu sadece bir parti üzerinden söylemiyorum.
Bu ülkede hangi siyasi görüş olursa olsun, bir hareketi ayakta tutan vitrin değil, mutfaktır.
Bugün birçok kişi kürsüleri görüyor ama o kürsüye çıkan yolun kaç yıl emek istediğini görmüyor.
Bir seçim afişini gece yarısı asanları görmüyor.
Sandık başında sabahlayanları görmüyor.
Mahalle mahalle dolaşıp insan dinleyenleri görmüyor.
İşte bu yüzden yıllarını teşkilatlarda geçirmiş insanların tecrübesini her zaman kıymetli buluyorum.
Çünkü siyaset sadece hitabet değildir.
Siyaset önce emektir.
Sonra sabırdır.
En sonunda da vefadır.
Bir yönetime masa başı bibloları yerine işin mutfağında yetişmiş saha insanlarının alınmasına kim itiraz edebilir.
Bunun cevabını ben vermeyeceğim.
Cevabı vicdanlara bırakıyorum.
Çünkü bir teşkilat, sadece bugünü yönetmez.
Geçmişin tecrübesini yarına taşır.
O hafıza kaybolduğunda geriye sadece kalabalık kalır.
Kalabalık ise hiçbir zaman teşkilat değildir.
Ben hiçbir zaman kusursuz yönetimler olduğuna inanmadım.
Olmaz da.
Her yönetimin doğrusu olur.
Yanlışı olur.
Eksikleri olur.
Bunlar konuşulur.
Eleştirilir.
İstişare edilir.
Ama daha ilk günden hüküm dağıtanlar, daha yolun başında infaz cümleleri kuranlar, aslında yönetime değil ortak akla zarar verir.
Bugün en büyük eksikliğimiz de budur.
Eleştiriyi bilgiyle değil öfkeyle yapanların sayısı çoğaldı.
Birileri konuşuyor.
Diğerleri alkışlıyor.
Kimse dönüp şu soruyu sormuyor.
Bu söylenenlerin memlekete ne faydası var.
Bu şehir ne kazanacak.
Bu insanların emeği nereye konulacak.
Ne yazık ki son yıllarda ilke yerine taraf, fikir yerine slogan, emek yerine algı daha çok konuşulur oldu.
Oysa algının ömrü kısadır.
Hakikatin ise zamana ihtiyacı vardır.
Ben bu şehirde çok yönetim gördüm.
Çok siyasetçi gördüm.
Çok gazeteci gördüm.
İsimler değişti.
Makamlar değişti.
Gazeteler açıldı kapandı.
Manşetler atıldı unutuldu.
Ama değişmeyen tek şey vardı.
Karakter.
İnsan neyi temsil ediyorsa eninde sonunda ona dönüşüyor.
Kalemini hakikate teslim edenler belki her gün alkışlanmıyor.
Ama yıllar sonra dönüp bakıldığında güvenle anılıyor.
Kalemini günlük hesaplara teslim edenler ise bir süre gürültü çıkarıyor.
Sonra sessizce unutuluyor.
Ben siyasetin de gazeteciliğin de önce ahlak meselesi olduğuna inanıyorum.
İnsan önce kendisine karşı dürüst olmalı.
Sonra okuyucusuna.
Sonra temsil ettiği değerlere.
Çünkü güven satın alınmaz.
İtibar sipariş edilmez.
Tecrübe de masa başında üretilmez.
Bugün birilerinin hoşuna gitmeyebilir.
Yarın bir başkası farklı düşünebilir.
Bunun hiçbir önemi yok.
Önemli olan geriye dönüp baktığımızda hangi tarafta durduğumuzdur.
Benim tarafım kişiler değildir.
Benim tarafım ilkedir.
Benim tarafım emektir.
Benim tarafım liyakattir.
Benim tarafım istişaredir.
Çünkü biliyorum ki insanlar hata yapabilir.
Yönetimler değişebilir.
Ama ilkesini kaybeden bir toplumun yeniden ayağa kalkması çok daha uzun sürer.
O yüzden herkes önce aynaya bakmalıdır.
Gazeteci de.
Siyasetçi de.
Sivil toplum temsilcisi de.
Çünkü bu şehir artık eskisi gibi değil.
Diyarbakır duyduğuna değil gördüğüne inanıyor.
Kimin gerçekten emek verdiğini de görüyor.
Kimin sadece gürültü çıkardığını da.
Ve emin olun ki bu şehir günü geldiğinde kararını alkışa göre değil vicdanına göre verir.
İşte benim bütün meselem de budur.
Şehirlerin kaderini gürültü değil sağduyu değiştirir.
Siyaseti büyüten sloganlar değil emektir.
Gazeteciliği yaşatan manşetler değil güvendir.
Gerisi ise zamanın önünde eriyip giden geçici bir gölgeden ibarettir.
Yorumlar