Şununla başlamam gerek; ben mesleğini sevgiyle yapan bir öğretmenim. Bir eğitimci olarak kendi dünyamdan, sınıfımın içinden gördüklerimi ve son dönemde hayatımızın merkezine oturan yapay zekâya dair hissettiklerimi kendi penceremden paylaşmak istedim.
Son zamanlarda nereyi açsak karşımıza çıkan bu yapay zekâ dedikleri şey, benim için de televizyonda veya filmlerde gördüğümüz o uzak dünyalardan çıkıp bir şekilde odamızın tam ortasına yerleşiverdi. Büyük şehirlerdeki, çok geniş imkânlara sahip okullarda meslektaşlarım bu teknolojiyi tartışırken "Öğrencilerin araştırma alışkanlığını köreltir mi?" ya da "Hazırcılığa alıştırır mı?" gibi akademik cümleler kuruyorlar belki ama benim penceremden bakınca manzara çok daha başka ve heyecan verici bir derinliğe sahip.
Benim çocukluğumda dönem ödevleri vardı; kütüphanelerin tozlu raflarında, kalın ansiklopedi sayfalarında saatler geçirir, saman kâğıtlara notlar alırdık. İnternet ilk yaygınlaştığında da "Eyvah, çocukların zihni tembelleşecek" diye adeta kıyametler kopmuştu. Tıpkı daha eski nesillerin, hesap makinesi çıktığında "Artık kimse işlem yapamayacak" kaygısı taşıması gibi...
Oysa zaman, tüm bu teknolojileri hayatımızın organik bir parçası haline getirdi ve insan zihnini daha nitelikli alanlara odaklanması için özgürleştirdi. Yapay zekâ dalgasına da tam olarak bu olgunlukla bakıyorum.
Sınıfımdaki öğrencilerin evinde her zaman kesintisiz bir internet ya da ileri düzey teknolojik imkânlar olmayabiliyor. Onların dünyayı tanıyacağı, yeni ufuklar keşfedeceği ana köprü hâlâ benim. İşte tam da bu noktada yapay zekâ, benim sınıfımda sadece öğrencilerin elindeki bir tüketim nesnesi değil; benim o çocuklara daha zengin, daha vizyoner ve sınırları aşan bir eğitim dünyası sunabilmek için kullandığım güçlü bir dijital asistan, entelektüel bir yol arkadaşı.
Sınıfın dinamik yapısı içinde bir yandan günlük eğitim süreçlerini yönetirken, bir yandan da ertesi günün özgün ders planlarını ve çağdaş materyallerini hazırlamak büyük bir zaman ve enerji yönetimi gerektirir. İşte yapay zekâ, tam tıkandığımı hissettiğim anlarda devreye giriyor. Öğrencilerime nasıl daha yaratıcı ders kurguları oluşturabilirim, dünyadaki modern eğitim felsefelerini kendi sınıfımın gerçeğine nasıl uyarlayabilirim diye düşündüğümde bana yepyeni perspektifler sunuyor. Saatler sürebilecek literatür ve materyal taramalarını dakikalar içinde önüme seriyor.
Böylece bana, bir öğretmenin sahip olabileceği en lüks ve en kıymetli şeyi geri veriyor: Zamanı. Hazırlık masasında tüketeceğim o zamanı alıp, öğrencilerimin gözlerinin içine bakarak geçirebilmem için bana hediye ediyor.
Elbette bu dijital asistan önüme ne tür algoritmalar koyarsa koysun; o fikirleri filtreleyecek, sınıfımın ve öğrencilerimin sosyolojik gerçeğine göre yeniden yoğuracak olan yine benim entelektüel birikimimdir. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, algoritmalar ne kadar kusursuz görünürse görününsün; hiçbir yazılım bir öğrencinin yeni bir şey öğrenirken duyduğu saf heyecanı, bir sınıfın kendi içinde yarattığı o benzersiz ve organik iklimi hissedemez.
Hiçbir dijital ekran, sabah sınıfa girdiğinde gözlerinin içi parlayan o çocuğun merak dolu bakışlarındaki alt metni okuyamaz. Sırasına dalgınca yaslanmış bir öğrencinin ruh halini sezip, yanına çökerek saçını okşayan o insani sezgiyi taklit edemez. Tam yorulduğunuzu hissettiğinizde bir çocuğun sesinden yükselen "Hadi öğretmenim!" nidasındaki samimiyetini, eğitimin o kalpten kalbe kurulan köprülerini hiçbir kod dizisi kopyalayamaz.
Yapay zekâ bize milyarlarca veri ve materyal fikri sağlayabilir ama o fikirlere ruhu üfleyecek, o insani dokunuşla bilgiyi bilgeliğe dönüştürecek olan tek güç öğretmendir.
Gelecekte bu teknolojilerin hayatın her alanını kuşatacağını biliyorum. Dileğim, tüm çocukların bu dijital dünyadan en üst düzeyde ve eşit şartlarda faydalanabilmesi. Ancak dünya hangi teknolojik devrimden geçerse geçsin, bizim o kadim ve sarsılmaz amacımız sabittir: Nerede olursak olalım iyi insanlar yetiştirmek, düşünebilen, sorgulayan, merhametli nesiller büyütmek.
Ben bu sürece, bizzat sahanın ve sınıfın içinde olan bir öğretmenin tecrübesiyle yaklaşıyorum. Yapay zekâdan korkmak ya da onu yok saymak yerine, onu işimizi kolaylaştıran, bize yeni kapılar açan bir araç olarak kabul etmek en doğrusu gibi geliyor.
O, sınıfımızın kapısından içeri giren, hazırlıklarımıza güç katan heyecanlı bir misafir sadece. Ama ne olursa olsun; o çocukların hayat hikâyelerini sevgiyle, bilgiyle ve emekle ilmek ilmek işleyen bu evin asıl sahibi, her çağda olduğu gibi yine öğretmenlerdir.
Yorumlar