Reklam
Reklam

Yıkılan Sadece Binalar mıydı?

Yayınlanma Tarihi : Google News
author

Prof. Dr. Oktay BOZAN

D. Ü. Tarih Bölüm Başkanı - Araştırmacı Yazar

6 Şubat 2023'te meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremler, yakın tarihimizin en büyük insani felaketlerinden biri olarak hafızalara kazındı. Resmî rakamlara göre 53 binden fazla vatandaşımız hayatını kaybetti; milyonlarca insan depremden doğrudan etkilendi, yüz binlerce aile evini kaybetti veya barınma sorunu yaşadı. Böylesine büyük bir felaket karşısında milletimiz, asırlardır yaşattığı yardımlaşma ve dayanışma ruhunu yeniden ortaya koydu. Devlet bütün kurumlarıyla sahadaydı; belediyeler, vakıflar, dernekler ve yüz binlerce gönüllü de yaraları sarmak için seferber oldu. İşte bu tablo, millet olmanın en güzel tezahürüydü.

Anadolu'yu asırlardır ayakta tutan sadece devlet teşkilatı değildir. Bu topraklar aynı zamanda bir vakıf medeniyetinin ürünüdür. Açı doyurmayı, çıplağı giydirmeyi, yolda kalana el uzatmayı ve dara düşenin derdiyle hemhâl olmayı ibadet sayan bir anlayışın mirasçılarıyız. Osmanlı vakıfları, imarethaneleri ve hayır müesseseleri bunun en güzel örnekleridir. Millî Mücadele yıllarında ise Anadolu insanı, elindeki son çuval unu, son battaniyesini ve son mermisini cepheye ulaştırırken bunu bir beklentiyle değil, vatan ve millet sorumluluğuyla yaptı. Bugün de milletimizin en büyük gücü, işte bu dayanışma ruhudur.

Ne var ki zamanla yardım faaliyetlerinin önüne tartışmalar geçti. Bazı çevrelerin "Devlete değil, Ahbap'a bağış yapın." çağrıları, yardım faaliyetlerini farkında olarak ya da olmayarak bir güven oylamasına dönüştürdü. Böylece depremzedelerin acıları üzerinden devlet ile sivil toplum karşı karşıya getirildi. Oysa güçlü devlet ile güçlü sivil toplum birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki temel unsurdur.

Bugün gelinen noktada ise bu defa başka bir yanlışla karşı karşıyayız. Ahbap etrafındaki tartışmaları gerekçe göstererek belirli kişi ve kurumları aşan genellemeler yapılmakta, farklı toplumsal kesimler toptan suçlanmakta, güvenilmez ve kötü niyetli ilan edilmektedir. Bu yaklaşım da en az önceki kadar yanlıştır.

Bir kişi veya bir kurum hakkında ortaya atılan iddialardan hareketle milyonlarca insanı zan altında bırakmak adaletle bağdaşmaz. Hukukun temel ilkesi açıktır: Suç da sorumluluk da şahsidir. Hiç kimse, başkasının fiilinden dolayı itham edilemez. Toplumsal barışı korumanın yolu, öfkeyle genellemeler yapmak değil; hukukun ortaya koyacağı somut gerçekler üzerinden hüküm vermektir.

Hiç şüphesiz yardım toplama faaliyetinde bulunan bütün kurumlar; isimleri, dünya görüşleri veya toplumsal tabanları ne olursa olsun, en üst düzeyde şeffaf olmalı, bağımsız denetime açık bulunmalı ve topladıkları her kuruşun hesabını millete verebilmelidir. Çünkü o paralar herhangi bir ticari kazanç değil; insanların güveninin, duasının ve vicdanının emanetidir. İnsanların hangi kuruma bağış yapacaklarına ise baskıyla veya propaganda ile değil, kendi vicdanlarıyla karar vermeleri gerekir.

Toplumun önüne güven ve iyiliğin sembolü olarak çıkarılan kişi ve kurumlar hakkında ortaya atılan iddialar, toplumun güven duygusunu derinden sarsmaktadır. Deprem gibi adeta kıyameti hatırlatan bir felaketin ardından, insanların umut diye emanet ettiği yardım paralarının amacı dışında kullanılmış olabileceği yönündeki iddialar doğruysa, bu yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ağır bir ahlaki çöküştür. Çünkü o paraların her kuruşunda enkaz altında yaşam mücadelesi veren insanların umudu, yakınlarını kaybeden ailelerin gözyaşı ve bu milletin merhameti vardır. Böyle bir emanete ihanet, sadece bağışçılara değil, toplumun vicdanına da ihanettir.

Bugün üzülmemiz gereken yalnızca bir kişi veya bir kurum değildir. Asıl kayıp, güzel kavramların yıpranmasıdır. "Ahbap" kelimesi bu milletin kültüründe dostluğu, vefayı ve karşılıksız yardımlaşmayı ifade eder. Eğer bugün bu kelime tartışmaların ve güvensizliğin gölgesinde anılmaya başlamışsa, bundan herkesin üzüntü duyması gerekir. Çünkü kirlenen sadece bir isim değil; iyiliğin dili, dostluğun anlamı ve dayanışmanın ruhudur.

Ancak yaşananlardan çıkarılması gereken sonuç, yeni kamplaşmalar üretmek değildir. Asıl yapılması gereken, milletin emanetini koruyacak güçlü bir hukuk ve denetim sistemi kurmaktır. Devlet, yardım toplama faaliyetinde bulunan bütün kişi ve kuruluşlar için hiçbir ayrım gözetmeksizin şeffaflık, bağımsız denetim ve hesap verebilirlik esaslarını daha da güçlendirmelidir. Bu, sivil toplumu zayıflatmak için değil; tam tersine, dürüst çalışan yardım kuruluşlarını korumak ve milletin güvenini yaşatmak için gereklidir.

Çünkü mesele sadece bugünün tartışmaları değildir. Gerekli hukuki ve idari tedbirler alınmazsa, yarın başka isimler, başka dernekler, başka vakıflar veya farklı platformlar üzerinden benzer suistimaller yaşanabilir. Önemli olan, kişileri değil sistemi güvenilir hâle getirmektir. Devletin görevi, insanların yardım etme iradesini engellemek değil; bu iradenin istismar edilmesini önleyecek güven ortamını oluşturmaktır. Milletin emaneti, hiçbir kişi veya kurumun insafına bırakılamayacak kadar değerlidir.

6 Şubat'ta şehirlerimiz yıkıldı; milletimiz ise dayanışma ve yardımlaşma ruhuyla ayağa kalktı. Ancak sonraki süreçte yaşanan tartışmalar ve ortaya atılan iddialar, toplumsal güveni derinden sarstı. Bugün görüyoruz ki enkazın altında kalan sadece beton ve demir değildir. Güven de enkaz altında kalabilir, merhamet de, toplumsal vicdan da... Eğer milletin emanetine sahip çıkamaz, yardım duygusunu istismar edenlere karşı hukukun gereğini yerine getiremez ve yaşananlardan gerekli dersleri çıkaramazsak, yarın yeniden inşa edeceğimiz sadece binalar olacaktır. Oysa asıl yeniden ayağa kaldırmamız gereken; güveni, vicdanı ve bu milleti asırlardır ayakta tutan dayanışma ruhudur. Çünkü bir toplumun gerçek yıkımı, binaların çökmesi değil; insanların birbirine olan güvenini kaybetmesidir.

begendim
0
Begendim
bayildim
0
Bayildim
komik
0
Komik
begenmedim
0
Begenmedim
uzgunum
0
Uzgunum
sinirlendim
0
Sinirlendim

Yorum Gönder

Yorumlar