İş Güvenliği Uzmanı- Elektrik-Elektronik Mühendisi
Kırmızı ışık yanıyor. Öndeki sürücünün başı hafifçe öne eğilmiş; belli ki telefon ekranına bakıyor. Işık yeşile döndüğü anda arkadan sabırsız bir korna patlıyor. Ardından hırslı selektörler, el hareketleri ve açık camdan yükselen öfkeli bir ses:
“Önüne baksana!”
Saniyeler önce birbirini hiç tanımayan iki insan, birkaç metrelik asfalt üzerinde bir anda düşmana dönüşüyor. Burası savaş meydanı değil; sıradan bir kent yolu…
Elektrikli otomobillerin, devasa SUV’ların ve gelişmiş sürüş destek sistemlerinin hüküm sürdüğü bir çağdayız. Motorlarımız güçlendi, kabinlerimiz sessizleşti, ekranlarımız büyüdü. Araçlarımız artık şerit ihlalinde bizi uyarıyor, kör noktayı tarıyor ve yaklaşan tehlikeyi fark ettiğinde kendiliğinden fren yapabiliyor.
Ne var ki araçlarımızın güvenlik seviyesi ve denetim teknolojileri hızla gelişirken sabrımız, sorumluluk duygumuz ve birbirimize gösterdiğimiz saygı aynı hızla ilerlemiyor. Otomobillerimiz modernleşti; fakat direksiyon başındaki bazı davranışlarımız hâlâ son derece ilkel.
Çeyrek yüzyıl önce bazı sürücüler emniyet kemeri takmamak için “Bana bir şey olmaz” ya da “Usta şoför kemere ihtiyaç duymaz” gibi sözlere sığınırdı. Bugün kemer kullanımı büyük ölçüde bir reflekse dönüştü. Ancak risk ortadan kalkmadı; yalnızca biçim değiştirdi.
Dün emniyet kemerini koltuğun arkasından dolaştıran zihniyet, bugün direksiyon başında telefon ekranına gömülüyor:
Bunlar günümüz sürücüsünün yeni avuntuları. Oysa saatte 50 kilometre hızla ilerleyen bir araç, saniyede yaklaşık 14 metre yol alır. Telefona iki saniye bakmak, aracın yaklaşık 28 metre boyunca sürücünün tam dikkati olmadan ilerlemesi demektir. Saatte 90 kilometre hızda ise bu mesafe yaklaşık 50 metreye çıkar.
Başka bir ifadeyle “Sadece bir an baktım” diyen sürücü, yarım futbol sahasına yakın bir mesafeyi çevresinde olup biteni görmeden geçmiş olabilir.
Polis aracını veya denetim kameralarını görünce telefonu kucağına bırakan, denetim noktasını geçtikten sonra tekrar eline alan sürücü; kurallarla kurduğumuz eski ve göstermelik ilişkinin dijital çağdaki temsilcisidir. Kural hâlâ korunmak için değil, cezadan kaçınmak için hatırlanıyorsa teknoloji değişmiş, zihniyet değişmemiş demektir.
Şerit takip sistemi, otomatik acil fren, adaptif hız sabitleyici ve kör nokta uyarısı önemli güvenlik teknolojileridir. Ancak bunların hiçbiri sürücünün dikkatinin ve sorumluluğunun yerini tutmaz. Adı üzerinde bunlar birer “sürüş destek sistemi”dir.
Silik yol çizgileri, yoğun yağmur, kirlenmiş sensörler veya aniden yola çıkan bir insan, bu sistemlerin algılama kapasitesini sınırlandırabilir. Teknoloji hatayı azaltabilir; fakat fizik kurallarını ortadan kaldıramaz.
“Araç zaten şeritte tutuyor” veya “Gerekirse kendi kendine fren yapıyor” düşüncesi, bazı sürücülerde sahte bir güvenlik algısı yaratıyor. Oysa bu sistemler dikkatsizliğin mazereti değil, sürücüyü destekleyen ek bir güvenlik katmanıdır.
Trafikteki öfke çoğu zaman yaşanan olayın büyüklüğünden değil, o olaya yüklediğimiz anlamdan doğar. Bir aracın önümüze geçmesini sıradan bir şerit değişikliği olarak değil, kişisel alanımıza yapılmış bir müdahale gibi algılarız. Sinyal verene yol açmayı “taviz vermek”, sakin kalıp yavaşlamayı ise “ezilmek” sayarız.
Günlük hayatın stresi, yetişme telaşı, ekonomik baskılar ve dijital dünyanın beslediği sabırsızlık da direksiyon başında bizimle birlikte hareket eder. Otomobilin sessiz ve yalıtılmış kabini, sürücüye güvenli bir kişisel alan sunarken tehlikeli bir dokunulmazlık hissi de verebilir. Karşımızdaki kişiyi yüzü, ailesi ve hayatı olan bir insan olarak değil, yolumuzu kesen bir engel gibi görmeye başlarız.
Böylece otomobil, ulaşım aracı olmaktan çıkarak hareket eden bir kaleye dönüşür. Bu kalenin içinde korna uyarı aracı olmaktan çıkıp öfkenin düğmesi; selektör ise iletişim biçimi olmaktan çıkıp karşıdakini sindirmenin aracı hâline gelir.
Bazen gerilim araçların içinde kalmaz. Kapılar hışımla açılır; birkaç saniye öncesine kadar birbirinin adını bile bilmeyen iki insan, birkaç metre öne geçme hırsı yüzünden hayatlarını karartacak bir şiddetin eşiğine gelir.
Yol öfkesini besleyen temel yanılgı tam olarak budur: Sürücü, iki araç öne geçmeyi zafer; yol vermeyi yenilgi sanır. Oysa trafikte gerçek güç, karşıdakini korkutmak değil, kendi öfkesini kontrol edebilmektir.
Yeni nesil otomobiller, yüksek hızlarda bile kabine çok az ses ve sarsıntı iletiyor. Bu konfor, sürücünün gerçek hızını olduğundan düşük hissetmesine yol açabiliyor.
Dünün “otoban kralları” hızlarını arkadaşlarına anlatırdı. Bugünün gösteri meraklısı sürücüsü ise hız göstergesini ve akan trafikte yaptığı tehlikeli manevraları kaydedip sosyal medyada paylaşabiliyor. Oysa yol bir gösteri sahnesi, diğer insanlar da bu gösterinin gönüllü seyircileri değildir.
Hız yalnızca gösterge panelindeki bir sayıdan ibaret değildir. Hız iki katına çıktığında aracın hareket enerjisi yaklaşık dört katına çıkar. Aynı yol, hava ve lastik koşullarında frenleme mesafesi de yaklaşık dört katına çıkabilir. Buna sürücünün tehlikeyi fark edip frene basmasına kadar geçen sürede alınan yol da eklenir.
Islak zemin, aniden yola çıkan bir canlı veya öndeki aracın beklenmedik hareketi, en gelişmiş otomobili bile saniyeler içinde çaresiz bırakabilir. Yüksek hızda düz bir yolda ilerlemek sürücülük yeteneği değil, yalnızca gaz pedalına basmaktır. Gerçek sürücülük, ne zaman hızlanacağını değil, ne zaman yavaşlaması gerektiğini bilmektir.
Yollarımız gelişti, araçlarımız akıllandı, denetim kapasitesi arttı. Fakat bahanelerimiz modernleşse de “Bana bir şey olmaz” zihniyeti değişmedi.
Gerçek trafik kültürü, navigasyondaki radar uyarısını görünce yavaşlamak değildir. Kamera bulunmadığında da hız sınırına uymak, seyir hâlindeyken telefonu eline almamak ve hata yapan sürücüyü cezalandırmaya çalışmak yerine tehlikeden uzaklaşmaktır. Çünkü trafikte haklı olmak, yaralanmayı veya ölümü engellemez.
Çevremizdeki metal kutuların içinde yalnızca araçlar olmadığını hatırlamalıyız. O araçlarda evine dönmeye çalışan insanlar, çocuklarını taşıyan ebeveynler, hastaneye yetişmeye çalışanlar ve birileri tarafından sağ salim dönmesi beklenen hayatlar var.
Trafikte yol vermek kaybetmek değildir. Birkaç araç geride kalmak, hayatta geride kalmak anlamına gelmez. Korna, selektör veya tehlikeli bir manevrayla kazanılan birkaç saniye, riske atılan tek bir insan hayatından daha değerli olamaz.
Çünkü yol, asfalt üzerine çizilmiş şeritlerden ibaret değildir; toplumsal olgunluğumuzun ve birbirimize duyduğumuz saygının en açık aynasıdır.
Gerçek trafik kültürü de kameraların bizi gördüğü yerde değil, hiç kimsenin bakmadığını düşündüğümüz anda direksiyon başında nasıl bir insana dönüştüğümüzle başlar.
Yorumlar